top of page

Audioquest Dragon XLR Interconnect

Audioquest Dragon
Audioquest Dragon XLR Interconnect

Bugün Hi-fi dünyasında bazı markalar belirli spesifik ürünlerle özdeşleşir. Kimi üreticiler hoparlörleriyle, kimileri amplifikatörleriyle veya pikaplarıyla tanınır. AudioQuest ise yaklaşık yarım asırdır ses sistemlerindeki görünmez ancak son derece kritik bir alan üzerine yoğunlaşmıştır. Ses sinyalinin aktarımı ve gürültü kontrolü.
 

1970'lerin sonunda kurulan AudioQuest, bugün dünyanın en büyük ve en tanınmış kablo üreticilerinden biri olarak kabul edilmektedir.

AudioQuest  Bill Low tarafından Kaliforniya'da kurulmuştur. O yıllarda ses dünyasında hâkim olan anlayış, kabloların yalnızca elektriği bir noktadan diğerine taşıyan pasif bileşenler olduğu yönündeydi. AudioQuest’in yaklaşımı ise daha ilk yıllardan itibaren çok farklıydı. Şirketin temel tezi, bir ses sisteminde kablonun yalnızca iletken olmadığı, aynı zamanda sinyal bütünlüğünü, gürültü seviyesini ve zamanlama doğruluğunu etkileyen aktif bir unsur olduğu üzerine kurulmuştur.

 

1990'lı yıllara gelindiğinde AudioQuest yalnızca kablo üreticisi olmaktan çıkmış, iletken metalurjisi ve izolasyon teknolojileri üzerine yoğun araştırmalar yapan bir mühendislik şirketine dönüşmüştür. Bu dönemde geliştirilen Perfect Surface Copper (PSC) ve daha sonra Perfect Surface Silver (PSS) teknolojileri şirketin en önemli kilometre taşlarından biri olmuştur. Geliştirilen AR-GE’ler ile birlikte iletken yüzeyindeki mikroskobik düzensizlikler sinyal akışı sırasında çeşitli bozulmalara sebebiyet verdiği ve bu nedenle yüzey kalitesinin en az iletken saflığı kadar etkili olduğu ortaya çıkmıştır.
 

2000'li yıllarda şirket, değişen dünyada hi-fi endüstrisinin en önemli problemlerinden olan elektromanyetik ve radyo frekansının sebebiyet verdiği noise problemine odaklandı. Günümüzde modern yaşam alanlarında Wi-Fi ağları, cep telefonları, anahtarlamalı güç kaynakları, LED aydınlatmalar ve sayısız dijital cihaz sürekli olarak RF enerjisi üretmektedir. AudioQuest mühendisleri bu gürültünün yalnızca dijital sistemleri değil, analog sinyal yollarını da etkileyebileceğini değerlendirerek çeşitli gürültü azaltma çözümleri geliştirmeye başladı.

AudioQuest Dragon XLR Interconnect kabloyu sisteminize bağladığınızda ilk izlenimleri betimlemeye başlamadan önce markanın geliştirmiş olduğu teknolojileri ve Ar-Ge leri anlamakta oldulça fayda var.

Audioquest

Solid Conductors

AudioQuest kablolarda kullanılan iletkenler solid-core yapıdadır. Yani çok telli örgü yapısı yerine tek parça iletken mantığı tercih edilmiştir.

Çok telli (stranded) yapılarda birbirinden bağımsız ince teller arasında sürekli mekanik temas ve mikroskobik oksitlenme noktaları bulunur. Her temas noktası küçük bir empedans değişikliğidir. Okside olan noktalar elektron akışını non-lineer biçimde bozar.            Strand interaction (tel etkileşimi) olarak adlandırılan bu mekanizma, kablo distorsiyonunun en büyük kaynağıdır.

Solid-Core bir iletken bu temas noktalarını ortadan kaldırır. Elektron akışı çok telli yapılardaki tel-tel temaslarından bağımsız, daha sürekli bir iletim yolu üzerinden gerçekleşir.

Kablo mimarisinde solid yani tek iletken malzemeye sahip kablo kullanılması, transient belirginleşmesini, mikro detayların artmasını ve stereo imajının belirgin bir şekilde oluşmasını sağlar. 

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, solid-core yapının tek başına mucize yaratmadığıdır. Eğer kablonun dış yüzeyi uygun bir şekilde işlenmemişse, yanlış geometri kullanılmışsa yada dielektrik davranışı iyi kontrol edilmemişse sert, mekanik veya fazla parlak bir sonuç verebilir.

Solid-Core yapıdaki kabloları incelerken bir diğer sahip olmamız gereken bilgi ise Skin Effect’dir.

Bir iletkenden alternatif akım geçtiğinde elektronlar iletkenin tüm kesitine eşit olarak dağılmaz. Frekans yükseldikçe akım, iletkenin merkezinden dış yüzeyine doğru kaymaya başlar. Bu olaya elektrik mühendisliğinde Skin Effect (Deri Etkisi) adı verilir.

 

Doğru akımda (DC), akım iletken kesitinin tamamından geçerken, alternatif akımda (AC) frekans yükseldikçe iletkenin merkez bölgesi daha az kullanılmaya başlanır.  Frekans yükseldikçe akım yoğunluğu iletkenin merkez bölgesinden dış yüzeyine doğru kaymaya başlar. Sonuç olarak sinyal enerjisinin giderek daha büyük bölümü iletkenin dış katmanlarından taşınır.

Fakat burada problem yalnızca ses bandı değildir. Modern ses sistemlerinde RF gürültüsü, Wi-Fi sinyalleri, GSM frekansları, Bluetooth yayınları, güç kaynaklarının ürettiği yüksek frekanslı parazitler de bu yolu izlerler ve skin effect çok daha belirgin hale gelir.

Tüm bu bilgiler çerçevesinde Perfect Surface Silver teknolojisini inceleyelim. Perfect Surface Silver, AudioQuest’in en üst seviye iletken malzemesidir.

Burada iki unsur birlikte önemlidir:

Birincisi gümüşün kendisi, ikincisi ise iletken yüzeyinin işlenme biçimidir.
 

Gümüş, oda sıcaklığında en yüksek elektriksel iletkenliğe sahip metaldir. Bu nedenle teorik olarak bakıldığında bakıra göre daha düşük direnç sunar. Ancak AudioQuest’in PSS yaklaşımı yalnızca “gümüş bakırdan daha iyi iletir” iddiasına indirgenemez. Markanın asıl vurgusu, iletken yüzeyinin düzgünlüğü ve metalin iç yapısındaki sürekliliktir.
 

AudioQuest, Perfect-Surface teknolojisinde son derece yüksek saflıkta gümüşü (ya da bakırı) başlangıç noktası olarak alır. Metal önce ergitilip bir kalıba dökülerek ham iletken bloğu oluşturulur. Ardından bu blok çelik kalıplar (die) içinden çekilerek istenilen kesit çapına indirilir — bu işleme 'drawing' (çekme) denir. Her çekme işlemi metalin kristal yapısını yeniden düzenler.
 

Standart üretim sürecinde bu aşamada işlem biter. AudioQuest ise özel bir süreçle çekme ve tavlama (annealing) aşamalarını kombine eder. Tavlama, metalin ısı altında yumuşatılarak iç gerilimlerden arındırıldığı bir süreçtir. Markanın bu iki aşamayı bir araya getirmesi, alışılmışın dışında yumuşak bir gümüş iletken ve her şeyden önemlisi olağanüstü pürüzsüz ve kirlilikten arındırılmış bir yüzey üretir.

AudioQuest’in Perfect Surface Silver yaklaşımı tam da bu noktada önem kazanır. PSS, gümüşü yalnızca parlaklık veya üst frekans açıklığı için kullanmaz. Hedef, daha düşük bozulma ve daha yüksek çözünürlüktür. 

Dragon

Tüm bu bilgiler çerçevesinde Perfect Surface Silver teknolojisini inceleyelim. Perfect Surface Silver, AudioQuest’in en üst seviye iletken malzemesidir.

Burada iki unsur birlikte önemlidir:

Birincisi gümüşün kendisi, ikincisi ise iletken yüzeyinin işlenme biçimidir.
 

Gümüş, oda sıcaklığında en yüksek elektriksel iletkenliğe sahip metaldir. Bu nedenle teorik olarak bakıldığında bakıra göre daha düşük direnç sunar. Ancak AudioQuest’in PSS yaklaşımı yalnızca “gümüş bakırdan daha iyi iletir” iddiasına indirgenemez. Markanın asıl vurgusu, iletken yüzeyinin düzgünlüğü ve metalin iç yapısındaki sürekliliktir.
 

AudioQuest, Perfect-Surface teknolojisinde son derece yüksek saflıkta gümüşü (ya da bakırı) başlangıç noktası olarak alır. Metal önce ergitilip bir kalıba dökülerek ham iletken bloğu oluşturulur. Ardından bu blok çelik kalıplar (die) içinden çekilerek istenilen kesit çapına indirilir — bu işleme 'drawing' (çekme) denir. Her çekme işlemi metalin kristal yapısını yeniden düzenler.
 

Standart üretim sürecinde bu aşamada işlem biter. AudioQuest ise özel bir süreçle çekme ve tavlama (annealing) aşamalarını kombine eder. Tavlama, metalin ısı altında yumuşatılarak iç gerilimlerden arındırıldığı bir süreçtir. Markanın bu iki aşamayı bir araya getirmesi, alışılmışın dışında yumuşak bir gümüş iletken ve her şeyden önemlisi olağanüstü pürüzsüz ve kirlilikten arındırılmış bir yüzey üretir.

AudioQuest’in Perfect Surface Silver yaklaşımı tam da bu noktada önem kazanır. PSS, gümüşü yalnızca parlaklık veya üst frekans açıklığı için kullanmaz. Hedef, daha düşük bozulma ve daha yüksek çözünürlüktür. 

Zero Tech

AudioQuest’in Dragon serisinde kullandığı en önemli mühendislik yaklaşımlarından biri ZERO-Tech olarak adlandırılmaktadır.

 

Zero-Tech,  kablonun yalnızca kullanılan metal veya iletken saflığıyla değil, doğrudan elektriksel davranışıyla ilgilidir. Çünkü Hi-Fi dünyasında kullanılan bir kablo yalnızca elektriği taşıyan pasif bir bağlantı elemanı değildir. Kablonun geometrisi, dielektrik yapısı ve elektriksel karakteri, sinyalin zaman alanındaki davranışını, enerji depolama özelliklerini ve faz bütünlüğünü doğrudan etkiler.

Hi-fi dünyasında kablolar çoğu zaman yalnızca “iletken tel” gibi düşünülür. Oysa elektrik mühendisliği açısından bir kablo çok daha karmaşık bir yapıdadır. Direnç (Resistance), Endüktans (Inductance) ve kapasitans (Capacitance) özelliklerine sahiptir. Bu durum özellikle hoparlör kabloları açısından oldukça önemlidir.

ZERO-Tech’i anlayabilmek için önce “karakteristik empedans” kavramını anlamak gerekir. Elektriksel olarak belirli bir uzunluğa sahip her kablonun doğal bir empedans değeri vardır. Buna Karakteristik Empedans adı verilir. Genellikle Z₀ sembolü ile gösterilir. Kabloda kullanılan iletkenin çapı, uzunluğu, kablonun geometrisi ve kullanılan dielektrik yalıtım malzemesi karakteristik empedansı doğrudan etkiler.

Dijital sistemlerde buradaki standart çok önemlidir, çünkü empedans uyumsuzluğu olduğunda sinyalin bir bölümü geri yansıyabilir. Bu durum Reflection olarak adlandırılır. AES-EBU’da 110 ohm olan dünya standardı S-PDIF kabloda 75 Ohm’dur. 

Analog kablolarda ise bağlanılan cihazların giriş ve çıkış empedansları birbirinden farklıdır. Karakteristik empedans değeri dürüşüldüğünde  kablonun   enerji depolaması ve dolayısı ile empedans salınımı azalır, faz tutarlılığı iyileşir, sinyal daha lineer bir davranış gösterir ve en önemlisi zamanlama (timing) alanındaki bozulmalar belirgin bir şekilde azalır. Ve bu durum transientler açısından çok çok önemlidir.

Audioquest Dragon 72v Dbs
72V DBS

 72V DBS 

Bu konuya girmeden önce hifi kablolarda kullanılan di-elektrik yalıtım malzemelerini anlamakta fayda var.

 

Kablolarda iletkenin etrafında hava, teflon, polietilen, köpük bazlı izolasyon malzemeleri gibi elektriksel olarak yalıtkan maddeler bulunur. Bu malzemelere Di-elektrik adı verilir.

Burada önemli olan konu, Di-elektrik malzeme elektriği iletmez ancak elektrik alanın davranışını etkiler.

 

Bir kabloda sinyal  metal iletken üzerinden ilerlerken,  iletken çevresinde sürekli değişen bir elektromanyetik alan oluşurturur. Bu alan doğrudan dielektrik malzeme ile etkileşim içerisindedir. Akım geçtikçe  dielektrik malzeme de bu etkileşime tepki verir. Bu etkileşimin sonucunda dielektrik malzeme akımı kısa süreli depolar ve daha sonra gecikmeli olarak geri bırakır.

Bu olaya Dielectric Absorption adı verilir.

Tamda bu noktada kablolarda ki burn-in sürecinin teknik açıklamasını yapmakta fayda var. Bir kablo üzerinden sinyal geçtiğinde, iletkenin etrafındaki yalıtkan malzeme elektrik alanına maruz kalır. Bu maruz kalma yalıtkanın moleküler yapısını kısmen etkiler ve zaman içerisinde dielektrik yapı şarj olur. Dielektrik malzemenin kısmen şarj olup, akımı kısa süreli depolayıp tekrar geri bırakması, sinyalin sürekli bu duruma enerji harcamasına sebebiyet verir ve timing bozulur. Burn-in sürecine girmemiş kablolarda görülen temel problem budur.

 

Uzun süreli kullanımda yalıtkan homojen bir şekilde şarj olur. Sinyal geçişine karşı daha öngörülebilir ve lineer bir davranış sergiler. Bu süreç 'Formation' olarak adlandırılır. Kablo zamanla alışır ve ses kalitesi iyileşir.

Peki siz  kablo çevresindeki dielektrik yapıya 72v DBS ile sürekli sabit bir DC elektrik uygularsanız ne olur?  

 

Dielektrik yapı enerji depolayıp bırakan bir yapı olmak yerine çok kısa bir sürede stabil bir hale dönüşür. İletken yapının enerjisini çalmaz. Timing ve dolayısı ile transientlar belirgin bir şekilde iyileşir, mikro detaylar gün yüzüne çıkar. 

Graphene Based

Graphene-Based Noise Dissipation

2020'ler itibarıyla yaşadığımız elektromanyetik ortam, kabloların ilk tasarlandığı 1980'lerin çok uzağındadır.

 

Wi-Fi 6 ve 6E (6 GHz bandı), 5G millimetre dalga frekansları, Bluetooth LE, akıllı ev cihazları, LED aydınlatma dimmer'ları, güneş paneli invertörleri. Bunların tümü geniş bantlı RF enerji yayan kaynaklardır.

 

Bu enerji ortamı içinde bir kablo, istemeden de olsa anten gibi davranır.  RF sinyallerini alır ve bunları iletken ağına iletir.

Sorun RF'nin direkt olarak duyulması değildir. Ses frekansları 20 Hz – 20 kHz arasındadır. GHz bölgesinde bir sinyal kulağa doğrudan ulaşmaz. Asıl sorun maskeleme etkisidir.

 

RF gürültüsü sinyal hattına karışarak düşük seviyeli sinyalin  duyulmaz hale gelmesine yol açar. Noise floor yükselir, çözünürlük düşer, dinamik aralık daralır.

 

AudioQuest’in bu konudaki yaklaşımı klasik bir shielding yapısı kullanmak yerine, RF enerjisini absorbe etmek, dağıtmak, kontrollü bir şekilde yönlendirmek olmuştur. Bunun için şirket  karbon bazlı ve graphene tabanlı çok katmanlı yapılar kullanır.

Fep Air Tubes

Fep- Air Tubes Insulation

Burada ilk göze çarpan malzeme grafin’dir. Tek atom kalınlığında karbon tabakalarından oluşan graphene ile RF enerjisinin lineer olmayan davranışını azaltmaya, yüksek frekanslı parazitlerin kontrollü şekilde dağıtılmasına ve gürültü enerjisinin sinyal hattından uzaklaştırılmasına yardımcı olunur.

Özellikle Dragon serisi kablolarda karbon bazlı gürültü dağıtım sistemleri kullanmaktadır. Karbon bazlı yapıların amacı, RF enerjisi için kontrollü düşük empedans yolları oluşturmak, yüksek frekanslı gürültünün rastgele hareket etmesini azaltmak ve gürültü enerjisinin sinyal hattına geri karışmasını engellemek olarak özetlenebilir.

Bir kabloda yalnızca iletken malzemenin kalitesi değil, iletkenin çevresinde bulunan yalıtım malzemesinin elektrik alan ile nasıl etkileşime girdiği de büyük önem taşımaktadır. İletkenlerin etrafında yer alan yalıtım malzemeleri de sinyalin oluşturduğu elektromanyetik alan ile sürekli etkileşim içerisindedir.

 

En iyi dielektrik yapı , mümkün olduğunca az dielektrik kullanmaktır.

FEP Air-Tube teknolojisinin çıkış noktası da tam olarak budur. Bir yalıtım malzemesinin elektrik alanı ne ölçüde depolayabildiğini gösteren değere Dielectric Constant yani Dielektrik Sabiti denir.

 

Polietilen malzemenin dielektrik sabiti 2.2, teflon’un 2.0 ve havanın ise 1.0006 dır.

AudioQuest'e göre ideal dielektrik malzeme  havadır. Bunun sebebi havanın dielektrik sabitinin yaklaşık 1 olması ve elektrik alan enerjisini depolama eğiliminin son derece düşük olmasıdır. 

Dragon XLR'da kullanılan Air-Tube mimarisinde iletkenler doğrudan katı bir yalıtım malzemesinin içine gömülmek yerine, büyük bölümü hava ile çevrili özel tüpler içerisinde konumlandırılmıştır. Böylece sinyalin oluşturduğu elektromanyetik alanın önemli bir bölümü hava içerisinde yayılırken, enerji depolama eğilimi daha yüksek olan katı dielektrik malzemelerle temas minimum seviyeye indirilmiş olur.

Direction Controlled Conductors

Alternatif akım sürekli yön değiştirmektedir ve teorik olarak bir kablonun iki yönde de aynı davranışı göstermesi beklenir.

 

Sistem müzik sinyalinin yönünden çok, iletken içerisinde ve ekranlama yapısında dolaşan yüksek frekanslı gürültülerin davranışı üzerine kuruludur.

 

Şirkete göre üretim sürecinde çekilen ve işlenen iletkenlerde mikroskobik düzeyde yönsel özellikler oluşabilir ve bu özellikler RF gürültüsünün kablo içerisindeki hareketini etkiler. 

 

Direction-Controlled Conductors kavramı çoğu zaman iletken içerisindeki kristal yapının yönlenmesiyle ilişkilendirilse de AudioQuest'in güncel mühendislik yaklaşımında asıl vurgu RF gürültüsünün kontrolü üzerinedir.

 

Şirkete göre iletkenler, ekranlama katmanları ve drain iletkenleri belirli bir yönde test edilerek en düşük RF gürültü seviyesinin elde edildiği yön belirlenir. Yani başka bir deyişle kablonun üzerindeki ok işareti, drain wire ve ekranlama yapısının RF enerjisini en verimli şekilde uzaklaştırabildiği yönü göstermektedir. 

 

Böylece amaç müzik sinyaline yön vermek değil, yüksek frekanslı gürültünün sistem içerisinde daha kontrollü hareket etmesini sağlamaktır.

Audioquest Dragon

Dinleti bölümünde ilk olarak Dragon XLR Interconnect kabloyu, Karan KA Ph Reference Phono Stage  ile Thrax Dionysos Preamfi arasında konumlandırdım. Karan yapı olarak solid state topolojiye sahip, kullanıcıya çok fazla ayar imkanı sunan, oldukça ciddi bir phono stage. Dinleti kısmını da kayıt özelliklerini ve detaylarını çok iyi bildiğim kayıtlarda gerçekleştirecek olmam, Dragon XLR’ı gerçek ve zorlu bir arenaya çıkartmak anlamına geliyor.

İlk notalar ile birlikte duyduklarımı üç kelime ile anlatmam gerekirse;

 

Otorite, Dinamizm ve Çözünürlük. 

Defalarca dinlemiş olduğunuz büyük orkestra kayıtlarında, sanki aynı orkestrayı çok daha disiplinli, çok daha kontrollü ve müzisyenlerden maksimum performansı alan farklı bir Maestro yönetiyormuş hissine kapılıyorsunuz. 

Buradaki metafordan kastım Transient’ler.

 

Timpaniler, orkestranın ani crescendo'ları, bakır üflemelerdeki netlik, tüm wind enstrümanlarda birbiriyle olan ayrım...

 

Tüm bunlarla beraber transient'lerin keskinleşmesinin vermiş olduğu dinamizim.

Özellikle büyük orkestraların ani crescendo'larında dikkatimi çeken unsur, ses seviyesinin artmasından çok orkestral enerjinin odaya yayılış biçimi oldu. Hoparlör sürücülerinin ürettiği akustik basınç, kontrolünü kaybetmeden dinleme odasını alışık olmadığım ölçüde doldurdu.

Çözünürlük ve detay oldukça etkileyici, enstrümanlar organik karakterleri ile karşınızda. Çello konçertosu dinlerken enstrümanın ahşap gövdesinin rezonansını yada piyanonun tuşesini, içerisindeki metal karkas ile ahşap yüzeyin etkileşimini hissetmek mümkün.

 

Canlı kayıtlarda ise daha önce dikkat etmediğiniz salon ambiyansı, yankılar ve seyirci alanına ait düşük seviyeli detaylar ortaya çıkmaya başlıyor.

Tüm bunları sağlamak için gereken olağanüstü sessiz arka plandan hiç bahsetmiyorum bile. 

En etkileyici değişimlerden biri ise arka plan sessizliği.

 

Dragon sisteme dahil olduktan sonra özellikle düşük seviyeli pasajlarda ve notalar arasındaki boşluklarda, daha önce farkında olmadığım bir sakinlik hissi ortaya çıktı. Bu durum ilk anda daha fazla detay duyuyormuş hissi yaratsa da, gerçekte olan şey detayların artmasından çok mevcut detayların üzerindeki maskelemenin azalmasıydı.

Bu durum özellikle sahne yerleşimi üzerinde son derece belirgin bir etki yarattı. Büyük orkestral kayıtlarda enstrümanlar yalnızca daha net duyulmakla kalmıyor, aynı zamanda çevrelerinde kendilerine ait bir hava ve boşluk da kazanıyor.

Smooth Operator
Smooth Operator

Dinleme seansının ilk albümü

 

Aaron Heick ve John Di Martino Romantic Jazz Trio'nun Smooth Operator.

Son derece doğal ton dengesi, başarılı mikrofonlama tekniği ve yüksek seviyeli detaylara sahip olan bu kayıt, sistemin çözünürlük seviyesini değerlendirmek için her zaman başvurduğum referanslardan biri olmuştur.

Parçanın ilk notaları ile birlikte odada oluşan atmosfer dikkat çekici. Gözlerinizi kapattığınızda kendinizi kayıt yapılan stüdyoda hissediyorsunuz.

 

Aaron Heick'in saksofonu ile Vince Cherico’nun davul ve perküsyonu holografik bir sahne oluşturuyor.

 

Saksafonda nefesin metal gövde içerisinde dolaşırken oluşturduğu harmonik yapı, uzun notaların sonundaki doğal uzamalar ve enstrümanın rezonansı olağanüstü bir açıklıkla ortaya çıkıyor. Müzik doğal, rahat ve akıcı bir şekilde ilerliyor.

Eiji Oue Stravinsky The Firebird Suite
Eiji Oue Minnesota Orchestra

Reference Recordings tarafından yayınlanan ve efsanevi kayıt mühendisi Prof. Keith O. Johnson'ın imzasını taşıyan bu kayıt, uzun yıllardır büyük orkestraların dinamik ataklığını, sahne yerleşimi ve tonal doğruluğunu değerlendirmek için kullandığım referans albümlerden bir tanesi olmuştur.

 

Eiji Oue yönetimindeki Minnesota Orchestra, Stravinsky'nin Firebird Suite eserini yalnızca teknik mükemmeliyetle değil, aynı zamanda olağanüstü bir enerji ve dramatik yoğunlukla yorumluyor.

 

Kayıt, en küçük ambiyans detaylarından orkestranın tüm gücüyle patladığı anlara kadar son derece geniş bir dinamik aralık sunuyor.

Eserin giriş bölümünde yer alan yaylı grupların arasındaki hava, nefeslilerin sahne içerisindeki konumu ve salonun doğal akustiği olağanüstü bir açıklıkla ortaya çıkıyor. Gözlerinizi kapattığınızda hoparlörleri dinlediğinizi unutuyor, karşınızda katman katman açılan gerçek bir orkestranın varlığını hissediyorsunuz.

 

Özellikle flüt, obua ve klarinet pasajlarında enstrümanların ton renkleri son derece doğal ve organik bir karakter sergiliyor. Her enstrüman kendi fiziksel boyutuna, kendi havasına ve kendi akustik alanına sahip.

Eserin ilerleyen bölümlerinde  Dragon'un dinamik kapasitesi etkileyici şekilde kendini göstermeye başlıyor.

 

Büyük crescendo’lar sırasında ortaya çıkan enerji yalnızca daha yüksek ses seviyesi anlamına gelmiyor. Orkestranın sahip olduğu gücün ve gerilimin dinleme odasına eksiksiz şekilde taşındığını hissediyorsunuz. Timpanilerin ve davulların darbe anları, bakır üflemelerin sahip olduğu ağırlık ve orkestranın tüm bölümlerinin aynı anda devreye girdiği pasajlar son derece kontrollü bir şekilde sunulması...

 

Belki de en etkileyici nokta, tüm bu devasa enerjinin ortasında bile en küçük detayların kaybolmaması. 

Scheherazade Reiner
Reiner Chicago Symphony

Rimsky-Korsakov – Scheherazade

IV. Bölüm: Festival at Baghdad

Chicago Symphony Orchestra'nın Fritz Reiner yönetimindeki efsanevi Scheherazade kaydı, yalnızca Living Stereo döneminin değil, tüm klasik müzik kayıt tarihinin en önemli referanslarından biri olarak kabul edilir.

 

Özellikle eserin dördüncü bölümü olan Festival at Baghdad, büyük orkestraların dinamik kapasitesini, enstrüman ayrımını ve sahne organizasyonunu değerlendirmek için eşsiz bir test parçasıdır.

 

Eser boyunca Rimsky-Korsakov'un yarattığı yoğun orkestral doku, dinleyiciyi adım adım Bağdat'ın kalabalık sokaklarına, festival atmosferine ve ardından fırtınalı final sahnesine taşır.

Eser boyunca yaylıların üzerinde yükselen nefesliler, arkada bekleyen bakır üflemeler ve eserin ilerleyen bölümlerinde devreye giren vurmalılar son derece doğal bir üç boyut hissi içerisinde yerleşiyor.

 

Özellikle yaylı grubunun içerisindeki enstrümanların ayrışabilmesi ve buna rağmen orkestral bütünlüğün korunması etkileyiciydi. Dragon'un sağladığı arka plan sessizliği, bu karmaşık orkestral yapının içerisinde daha önce fark etmediğim birçok küçük detayı görünür hale getirdi.

 Bakır üflemelerin sahip olduğu ağırlık, timpanilerin darbe anındaki otoritesi ve yaylıların sürükleyici enerjisi son derece kontrollü bir şekilde sunuluyordu. Belki de en etkileyici nokta, bu devasa dinamik yoğunluğun ortasında bile orkestranın dinamik aralığının genişliğiydi. 

AudioQuest Dragon'un başarısı yalnızca kendi teknik yeteneklerinden kaynaklanmıyor. Asıl etkileyici olan, doğru sistem içerisinde bu yetenekleri müzikal bütünlüğü bozmadan ortaya koyabilmesi.

 

Dragon’un, her sistemde aynı sonucu verecek sihirli bir çözüm olmadığını kabul etmek gerekir. Genel tonal dengesi cool tarafta, fakat bu durum benim sistemimde bir avantaj olarak ortaya çıktı. Çözünürlüğü yüksek, gürültü tabanı düşük ve doğru eşleşmeler üzerine kurulmuş bir sistemde, yalnızca bir bağlantı kablosu olmaktan çıkarak sistemin performansını belirleyen temel bileşenlerden biri haline kolaylıkla gelebilir. Bu nedenle Dragon'un gerçek değeri, sisteme bir karakter eklemesinde değil, sistemin sahip olduğu karakteri mümkün olan en az kayıpla dinleyiciye ulaştırabilmesinde yatmaktadır.

Bir Hi-Fi sistemde kablonun görevi müziği değiştirmek değil, müziğin önünden çekilmek ve sistem içerisindeki bileşenlerin ortaya koyduğu performansı hiçbir şekilde maskelemeden dinleyiciye ulaştırmaktır. Dragon'un en büyük başarısı da tam olarak burada yatmakta. Dinleme seansları boyunca bana sürekli olarak kendisini değil, kayıtları, müzisyenleri ve sistemimin geri kalanını dinletti. Bir kablonun ulaşabileceği en büyük başarı da belki de tam olarak budur.

Solid Perfect Silver
bottom of page